Okurken bunu dinleyebilirsiniz. Dinlemeyebilirsiniz de banane açıkçası.
İki sene önce nisan ayında yaptığımız bu seyahati nedense şimdi yazma gereği duydum. Bu iki sene boyunca farklı insanlarla farklı rotalarda otostop yaptım. Hiçbirini de yazmadım, yazmaya değer görmedim. Ama bu farklı, anlamlı, verilmiş bi söz var. Oturun hadi yamacıma başlıyoruz.
Her biri şahsına münasır okuyucular, şimdi herşey bu Ömer denen dingille Değirmendere'ye gitmemizle başladı. Bu göbeği baldan tatlı eski ev arkadaşım çocukluk arkadaşıyla görüştü, sonra döndü, Miroğlu misali bi bakış atıp dedi ki "Edirne'ye gidiyoruz". E bizde mazlum olduğumuzdan tamam abi hadi gidelim dyebildik sadece. İşte gel zaman git zaman ufak tefek hazırlık yapıp evden çıktık. Evden çıktık ama hemen yola çıkmadık tabi. Sınav var agam sınaav. Girdik sınava, e haliyle bi de sınavdan çıktık. Saat 4 olana kadar da kampüste oyalandık, ohh yarasın tosunuma. Oldum olası hava karardığında yola çıkma, yolda olma vs taraftarı olmamışımdır. Ama ne yapalım dedik ya mazlum taraf biziz katlanıyoruz. İndik İzmit yoluna. Yol kenarı kalabalık herkes bişey bekliyor. Bizi yolcu etmeye geldiler sandık tabi, duyan gelmiş dedik. Mütevazi olduğumuzdan da arkadaşlardan 100 metre geride onlardan önce arabaya binebileceğimiz bir yere geçtik. Çok akıllıyız çook. İşte bekle bekle arabalara el et, yok buna etme derken eski model bir araba kullanan eski model -sevimli- bir amcamızın aracına bindik. Amcamızı ikna edip kenarda bekleyen arkadaşlardan ikisini de aldık arabaya. İyilik yap bloga yaz demişler. Planımız İzmit tarafında otoban girişine gidip otostop çekmek. Öylede oldu nitekim. Amcamızla vedalaşıp otoban girişine geldik. 2 şeritlik yol otoban girişinde olmuş dört şerit. Kenarda dursaaak görmezler dedik gittik ortada bekledik. Hatta dingilime az daha araba çarpıyordu. Bekle babam bekle, bekle, bekleee ne kadar zaman geçti bilemem. Bir araba yanaştı. İstanbul dedik İstanbul dedi. Beklediğimiz parola ve işaret buydu. Bindik ama ulan koca İstanbul, iki tane otoyol geçiyor içinden, sen hangisinden gideceksin abi diyemeden bi sürü yol geldik. Ömer konuşmaktan yorulmuş olacak ki son baktığımda bu haldeydi garibim.
İstanbula yaklaştıkça trafik yoğunlaşmaya hatta bazı yerlerde hiç ilerlememeye başladı. Bu durumu görmeyen Ömer uyuyadursun, ben kara kara hava karardığında ne halt edeceğimizi düşünüyordum. Bu arada bizi arabasına alan abimiz de Sakarya'da doğalgaz şirketinin müdürüymüş. Mühendislik temalı konuşmalarla İstanbul'a geldik ama asıl çile bundan sonrası, ben biliyorum Ömer bilmiyor. Durun şunu uyandırayım.
Otoyol da bi yerde indik. İnanın elimizde çıktısını aldığımız rota olmasa nerede oldugumuza dair hiçbir fikrimiz olmayacaktı. Kalabalık yada trafik yoğun yerlerde otostop çekmek zordur. Fark edilmenizi zorlaştırır. Sinirleriniz gerilir. Hadi yine kaptınız bedava dersi, susun kırın dizinizi dinleyin. Biz tamda sinirlerimiz gerilmiş halde beklerken mavi bir araba tam olduğumuz yere bir güneş gibi yanaştı. Yani o an bana bir güneş gibi göründü. Heyecanla arabaya yönelmemizle kadın şoförün "telefon konuşmak için yanaştım" hareketi yapması bir olmadı. Kadın ortadoğu ve balkanların en hızlı telefonla konuşmak için yanaştım hareketi yapan kadını olmalı,bence. İşte biz dingille başladık söylenmeye. O sırada olanlar oldu. Bir taksi bu sefer gerçek bir güneş gibi yanaştı. "Bu ne biçim taksi lan, bordo olum bu" . Kapıyı açar açmak yapıştırdım taksiciye, "abi para yok, tınne, no money" hızımı alamadım bildiğim 8 dilde küfürü de sıraladım. Allahtan anlamadı. Neyse delikanlı taksi şoförümüz parayla adamlığın olmayacağını söyleyip bizden iki dal sigara isteyerek yol boyunca patronundan dert yanıp İstanbul dışına kadar çıkardı bizi. Şimdi burda bi durup düşünmek gerek. Ulan ya o adam gelmeseydi. Gelmeseydi işte, bırak İstanbul'dan çıkmayı olduğumuz yerden öteye bile garantimiz yoktu.
İndik yürüdük, yürüdük, yürüdük. Uygun bir yer bulduğumuzda durup otostopa başlayacaktık ki akşam vakti bir Güneş daha doğdu. Bu bir mucizeydi. 22 (Edirne işte) plakalı bir kartal nereye gittiğimizi sormak için durdu. Gidiş yolunun en maceralı kısmı da burada başlıyor. Buraya kadar pek tadı yoktu zaten. Yol boyunca yol ortasında arızalanmış bir minibüsün soförü gerekli önlemleri de almayınca az kalsın adama çarpıyorduk. Varan 2 mola verdiğimiz benzinliğin çalışanları sürekli Trakya ağzı ile konuştuğundan bizim tosun bir çikolata almak için 15 dk direndi, resmen savaş verdi garibim. İşte tüm ilgi ve merakı ile yazıyı okuyan siz değerli okuyucular abimiz bizi gideceğimiz eve kadar bırakınca gidiş yolumuz az maceralı şekilde sonlandı.
Bi çay içeyim de devam ederiz.
Ömer'e dingil diyorum ama tanıyanlar ne kadar çakal olduğunu bilirler, bilenler de sussun şimdilik. Ömer dingil ben ondan dingil Edirne'de kaldığımız süre içinde meşhur olan neyi varsa yiyemedik. Ha bugun yersiniz ha yarın yersiniz derken "yolcudur abbas bağlasan durmaz" günü geldi. Sabah erkenden beraber kahvaltı etmek için kalktık. O kadar erken kalkmamıza rağmen muhabbeti nasıl uzattıysak yine öğleden sonra anca evden çıkabildik. Sora sora Bağdat bulunur, biz otostop çekeceğimiz yeri bulamadık. Bir belediye otobüsü ile şehirden çıktık, beklemeye başladık. İşte bu iki dingil tepede güneş bomboş bir yolda nasıl aptal aptal hareketler yapıp eğlendi bilemezsiniz, bilmeyeceksiniz. Beter olun.
Bekledik bekledik biraz daha bekledik. Bir araba geçti, hatta bizi baya geçti. Sonra farkettik ki bu araba geri geri bize doğru geliyor. Sevinçten Ömer'e sarılmışım siz düşünün, Allah bi daha yaşatmasın. Neyse iyi niyetli abimiz geldi yanımızda durdu. Arka kapıyı bi açtım eşya dolu,yer yok. Mal oldum. Ha diyeceksiniz zaten maldın, ya öyle değil işte. Adam da durumu anladı "gençler kusura bakmayın sizi alamayacağımı, gördüğünüz gibi arabada yer olmadığını söylemeye geldim" dedi. Şimdi ben bu abiye nasıl kızayım. Senin gıdını yiyim ben. Sonra o gitti bi taksi geldi. Şu firmanın otobüsü geçti mi dedi. Şimdi geçti abi yetişirsiniz basın dedim. Gitti. Sonra bi kamyon durdu gelin dedi. Nereye dedik 'Bulgara' dedi. La ne Bulgarı abi biz İstanbul'a gidiyoruz dedik. "Te siz yanlış yeride bekleysınız" dedi. Doğru yere kadar 15 dk yuruduk. O sıra yavaş yavaş gelen TIRa huuoo hooop falan diye zorla aldırdık kendimizi. TIRda biri daha var. Hiç sevmedim bu durumu. Otobüsü kaçırıp taksiyle peşleyen arkadaşmış bu arkadaş. Neyse TIR soförü Ertürk ağabey, hayatımda tanıştığım en kültürlü, aydın TIR şoförü. Yıllarını yurtdışına gidip gelmekle geçirmiş. Filmlerin ve müzik albümlerinin orijinal CDlerini biriktiriyormuş hobi falan. Yol boyunca büyük bir zevkle tarihten sinemadan falan konuştuk.
Silivri'yi falan geçince Ertürk abi'nin uyarmasıyla aklımıza geldi İstanbul'da ki TIR yasağı. Belirli saatlerde TIRlar şehire giremiyor. Ee bizde annelerimizin en şanslı çocukları oldugumuzdan yasak saati bize denk geldi. Bir dinlenme tesisinde indik. Yola çıkacakken Otoyol polisi" yola çıkmanıza izin vermeyeceğim yolda görürsem alırım sizi" diye güzel de bir ayar verdi sağolsun. "benim vergilerimle kime ayar veriyorsun" demek istesemde diyemedim. Tesiste her arabaya yavşamaya başladık. Bu otobüsü kaçıran lavukta arkamızda geziyor ama hiç yardımcı olmuyor. Neyse bi taksiciyi yalvar yakar ikna ettik. Eleman otogara gidecek şekilde bir yere bırakılacak bizde ikiz kuleler denen bir yere. Gelmez olaydık ikizine sıçtığımın yerine. Biz geldiğimizde hava aydınlıktı. Allem ettik kullem ettik kimse durmadı. En son aklımıza hazırladığımız kartonlar geldi. İzmit ve Sakarya yazan kartonları açtık. Yine işe yaramadı. Neyse hava karardı trafik yoğunluğu azalmaya başladı, zaman geçmez oldu. Saat oldu 21.15 civarı. Kenarda bir araba dikkatimizi çekti. Uzakta durmuş bizi izliyor. Ee grubun mazlum olanı ben Miroğlu olanı da Ömer olunca mecburen ben gidip bizi alır mısın demek zorunda kaldım. Arabaya yanaştım cam açıldı soför hiç suratıma bakmadan atlayın dedi. Lan noluyoz? Pek tekinsiz bir görüntün de var ağabey hayırdır? diyemiyoz tabi el mahkum. Bindik. Binmeden de plakayı alıp arkadaşa mesaj attım. "Plakayı niye aldın?" dedi birden şoför. Halbuki çaktırmamıştım bile laan. "Standart her arabaya binmeden güvenlik olsun diye" dedim. Sustuk hemde baya sustuk. En son bi telefon böldü sessizliği. Şoför kürtçe konuşmaya başladı. Polis falan bişey diyordu. Tabi benim kürtçe bildiğimi bilmediğinden rahat konusuyor. Bende buna güveniyorum. Neyse kapattı telefonu nerelisiniz sohbetine başladık. Hiçbir zaman Bursalıyım demeyen ben çakmasın diye Bursalı dedim. Tamam dedi. Bu arada telefon konuşurken adam, Ömer korkmuş olacak ki bana döndü. Biliyor tabi kerata benim korkusuz olduğumu. Elimle kemerimde asılı duran bıçak kılıfını gösterdim azıcık rahatladı dingil. Neyse yavaş yavaş cümlelerimiz uzamaya, sohbet koyulaşmaya başladı. Murat abi bizi daha önce görmüş bir işi olduğu için es geçip dönüşte sırf bizi almak için bulundugumuz yoldan gelmiş. Yeğeni Mersin'de bi olaya karışmış onun için Mersin'e gidiyor. Ömer'in korktuğunun farkında o yuzden olayları tek tek açıkladı bende Kürtçe bildiğimi falan söyledim ortam daha da şenlendi. Gerçekten çok iyi kalpli biri. Aç karnımızı pahalı olduğu için reddettiğimiz bir mekanda, ileride daha ucuz yerler vardır diye ısrar ettiğimiz halde iyi bir şekilde doyurdu. Sakarya'ya kadar getirdi. Hatta eve bırakmayı falan teklif etti reddettik. Çok sağol Murat abi. The first Avenger Murat abi. Sonrası ev işte sevgili bal kaymak okuyucularım.
Şimdi de bi kaç sırrımızı paylaşacağız sizinle;
Ömer işte gıdısından aldığım.
Somewhere in highway
Size anlattıklarımın yüzde yüz doğru olduğu garantisini vermiyorum ceylan yüreklilerim. Ama birde Ömer'den dinlerseniz sizin için daha iyi olur derim.
Hadi selametle.







